SUÇ VE POLİSİYE

Dedektif Dergi’nin 50. Sayısındaki dosyanın konusu suç edebiyatı ile polisiye edebiyat ayrımı. Polisiye, genellikle bir suçla ilgilendiği için ister istemez, suç edebiyatıyla ilişkilendiriliyor. Birçok kütüphanede ve kitapçıda polisiye romanların “suç” başlığı altında kategorize edildiğini görüyorum. Aslında bunda bir sorun yok. Suçla ilgili tüm anlatıları bir başlık altında toplamak bu kitaplara erişimi kolaylaştırıyorsa, ki galiba öyle oluyor, fazla da ses etmemek gerekir. Sorun, suç edebiyatı ile polisiye edebiyatın aynı türmüş gibi gösterilmesinde.

Yapısal olarak, suç romanı ile polisiye roman birbirlerinden çok farklı türler. Bir okur, polisiye beklentisiyle “suç” olarak kategorize edilmiş bir romanı okuduğunda, bunun bir suç romanı olması halinde büyük hayal kırıklına uğrayacaktır. Aynı şekilde, polisiyeden hoşlanmayan bir okurun “suç” diye etiketlenmiş bir polisiye roman okuduğunda yaşayacağı hoşnutsuzluk diğerinden aşağı olmaz.

Bu bana eski bir fıkrayı hatırlattı. Hani adamın biri bakkala gitmiş de “Tuvalet kâğıdı var mı?” diye sormuş. Bakkalın biraz saf çırağı da “Tuvalet kâğıdı yok, isterseniz zımpara kâğıdı vereyim,” demiş. Bu da ona benziyor. Suç ve polisiye, zımpara kâğıdı ve tuvalet kâğıdı kadar birbirlerinden ayrı şeyler olmasalar da, okur açısından aradaki fark bu kadar derin olabilir.

Örneğin ben, suç romanı okumayı pek sevmem. Suç romanlarının sonu aşağı yukarı bellidir ve bu son iyi bir son olmaz genellikle. Kahramanın adım adım felakete yaklaştığını görmek bana keyif vermez. Bazan da suç romanları belli bir hesaplaşmaya doğru gider. Bunu da romanı okurken kolayca öngörebilirsiniz.

Peki be neden ben polisiye romandan keyif alıyorum da suç romanı bana aynı zevki vermiyor? Bu tamamen suç ve polisiyenin iki farklı yapıya sahip olmasından kaynaklanıyor. Bunların iki ayrı tür olmalarını sağlayan da bu farklı yapıları.

Peki, polisiye ile suç arasındaki yapısal fark nedir?

Polisiye, suçun çözüm sürecine odaklanır, suçlunun yakalanmasıyla anlatı sona erer. Bu demektir ki polisiyede bir suç, bir suçlu, bir kurban, bir de suçu araştıran biri vardır.

Suç romanında da bunlar var diyeceksiniz. Haklısınız. Suç romanında her zaman suçu araştıran biri olmasa da genellikle vardır ve bu daima bir polistir. Polisiyede ise polisin yanı sıra herhangi meslekten bir kişi olabilir. Polisiyede asıl olması gereken unsur, bu suçun gizemli bir suç olmasıdır.

Bu ne anlama gelir?

Bir, suçu kimin işlediği meçhul olabilir. İki, suçun nasıl işlendiği bilinmeyebilir. Üç, suçun neden işlendiği de bir sır olabilir. Suçu araştıran kişi, polisiyede, bütün bu bilinmezleri çözer. Yani suçluyu yakalar, suçun nasıl ve neden işlendiğini ortaya çıkarır.

Suç romanında ise suçlunun kim olduğu, suçu nasıl ve neden işlediği baştan beri -okur tarafından- bilinir. Zaten bu tür bir romanın amacı suçun işlenmesine yol açan bireysel ve toplumsal koşulları irdelemek; kurbanın yakınlarının, polisin, suçlunun ve toplumun bu suçtan nasıl etkilendiklerini anlatmaktır.

Suç romanının sonunda suçlunun yakalanması gerekmez. Suçlu kurtulabilir ve suç işlemeye devam edebilir. Polisiyede ise mutlaka yakalanır ve adalet tecelli eder.

Polisiye, tamamen suç soruşturmasına odaklanır, demiştim. Yani tanıklar dinlenir, şüpheliler sorgulanır, deliller toplanır, ipuçları değerlendirilir. Bu nedenle polisiye romanda iç içe girmiş iki hikâye vardır. Birinci hikâye, suçun işlenmesinden önceki zamanı anlatır, suçun işlenmesiyle sona erer. İkinci hikâye ise, soruşturmayı anlatır, suçlunun yakalanmasıyla biter. İkinci hikâye bittiğinde roman da bitmiş olur. Bu iki hikâye aynı anda hatta bir romanın aynı sayfalarında iç içe yer alırlar. Bu yapısal durum sadece polisiye romana özgüdür.

Suç romanında ikili hikâye yapısı yoktur. Tek bir hikâye vardır. Suçun öncesi ve sonrası aynı hikâye içinde anlatılır.

Polisiyede bu ikili yapıyı ortaya çıkaran temel faktör, suçun gizemli olmasıdır. Bu gizem soruşturma süresince yavaş yavaş aydınlanır.

O halde muamma -gizem- polisiyenin olmazsa olmaz bir unsurudur. Buradan bir adım daha ileriye giderek suç içermeyen bir muammanın aydınlatılmasına dayanan hikâyelerin de polisiye sayılması gerektiğini söyleyebilirim. Bu tür hikayeler, genellikle bir suçun önlenmesine odaklanmışlardır. Fakat sadece insanların kötülükleriyle akalı ve yasal anlamda suç içermeyen polisiyeler de vardır. Bazı Sherlock Holmes öyküleri suç içermeyen polisiyelere iyi bir örnektir.

Polisiye roman, suç romanından çok daha fazla ve sıkı kurallara ve gelenek baskısına tabidir. Örneğin; adaletin tecellisi, polisiye romanın olmazsa olmazıdır. Hiçbir polisiye roman belirsiz, kuşkulu bir sonla noktalanamaz. Mutlaka suçlu yakalanmalı, hikâyedeki tüm sorular cevabını bulmalıdır. 

Suç romanı ise edebiyatın genel kuralları dışında hiçbir kurala bağlı değildir.

Suç ve polisiye arasındaki ince çizgiyi görebilmek için Dedektif Dergi’nin 50. sayısındaki dosyayı okumanızı tavsiye ederim. Sadece polisiye okurlarına değil, polisiye yazarlarına, polisiye yayıncılarına ve polisiye eleştirmenlerine ilham verecek çok değerli fikirler var orada.  

Dedektif Dergi’nin 50. sayısına şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://dedektifdergi.com/dedektif-dergi-50-sayi

Shopping Cart
  • Sepetiniz boş.